Bir şehrin içine attığı ne çok şey vardır.
Yazının başına oturanların bir işi de, bu içe atılan ne varsa bulup çıkarmak. Öbürüne duyurmak.
Birbirinin içinden acıyı, gücenikliği, belki de ender de olsa vardır diye, var olduğuna inanılan ümidin bir tezahürü sayılan hakikatin neşesini bulup çıkarmak.
Hepsi tamam.
Başka da var ama.
Şehrin ve belki de hadi ülkelerin de diyerek hayata nefes verelim belki lazım gelir, zamanın, o zamanın insanlarının alınan kararlarla boğaz boğaza, yüz yüze gelenlerin.
Annelerin, toplumun, toplulukların, nenelerin dedelerin. Komşuların genç kızların genç çocukların, evet hem genç hem çocukların aynen böyle, hayatı bilen sökmüş komşuların, öfkeli ahbapların, sabrına asla özenilmeyecek tanıdıkların, çünkü sabır zorlanmayı anlatır, keder ve ciddiyetle hükümlü bir damarı...
Bir kitap hikmetinden sual olunmaz dostlar gibi ya bir parçasından düne bırakılanı anımsattı. Bir parçasından bugüne yola çıkarılmış, ah ne kalbi bir zamanı, ah ki nasıl da tadını o korkunç töz anını tutmuş asasından de ki okuyalım. "Kutudaki Not"
Bu marifet tabi. Bütün parçalardan birer demet yap bul buluştur yakıştır. Bir de sadakat ve özen de ki görmezden gelinmesin.
Hakan Kartal, küçük bir oğlan çoçuğunun oyundan ara verip eve geldiği sıra, belki belki akşamın peşinden eve girdiğinde duvara dayanıp hiç orada yokmuş gibi yapıp da duyduklarını anlatacak olana tercüman olmuş biraz. Biraz durmamış güzelce yeniden başlamış.
Kendi öğreneceklerini sıralamaya.
Şehirlerin kasabaların evlerin, aniden elektriği kesilmiş neşesi bozulmuş yazlık sinemalardaki çocuk hissiyatının temellerinden çıkarmış kitabını.
Kimler ve neler yok ki, o anların tekbaşınalığındaki ferah feza umursamazlıkları, birbirine yaslandırıldığı kurgularında dolaştırıyor bizi.
İstanbul henüz bir şehir olarak algılanabilirken, ta o vakitlerden insanlar kopuş ve buluşmalar diyarı ve hengamesi.
Ülkenin yaşadığı ve yaşayacağı ağrıyı dindirmeye, kendi acemilikleriyle uğraşan, bunun için de nelerden vazgeçen solcuları, neden ve hangi koşullarla bir araya geleceğini bilmediğimiz ama sadece hayata duyulan güvenle buluşturduğu insanların keyif dostluk merakını mesela. Mesela bazen bunu dinlemiş olmalı, bunu böyle duymuş olmalı dedirten bir dili denize akşama veya öyle bir ana kaydırtarak fırlatılmış bir taş sesiyle yazmış.
Ve nezaketle anlatmış.
Böyle içlerine atılmış hikayelerden birisini belki de çok güzel bir küçük kız çocuğu olarak anımsadığım Seyhan Özdamar Yiğit de anlatır.
Acı bir darbe sabahı Süleyman, Vedat, İzzet bir anda bekler romana girmek için.
Samatyalı Kostas, Feriha, Nikolas, Krikor, Elisavet, İlhan Gülcan, Hikmet romanı terketmeyecek kadar hoşnut kalmışlar belli ki.
Sonuna kadar beklediler ne iyi ettiler.
Hakan Kartal kitabın ucuna asılı kalan ve hiçbirşeyin unutulup kaybolmayacağına ilişkin o büyük tevazuuyla anımsattığı dünün, bugüne gelirken kesilmiş yoluna bir su arkı açmış. Sağolsun. Elleri dert görmesin.
Nihal Duruca Karaman'a Bitmez tükenmez anlatılar, birbirini yeniden başlatıp sürdürür, bu bizim tanıdığımız bütün hayatların mihenk taşı. Efsane sayılan sonsuz şiirlerin birbirinin devamı hikayeleri, biz nereden anlarız ki, anlarız işte, durduğu bir yer vardır oradan ormanda yol kaybedenin yıldızı
Anadolu'da bir zamanlar kırkbin köy vardı. Kırkbin köyün yolu yoktu, ışığı yoktu. Köy insanları bu muazzam ve mutlak mahrumiyet karşısında doğanın yamacına yaslanıp, güneşin tersine dönen ritmini de, bulutların yağmur toplayışını da, toprağın su çekip filiz vermesini de, sislerden beliren sürüleri
Bursa, büyük emeğin şehri. Pek çoğumuzun coşkulu gençliği. Güçlü küçük üretimin, parçalanmış oligarşiler cemiyetinin mecburi tarihi. Boğdurulmuş şehzade. Boğdurulması, Karamanoğlu'nun Yıldırım Beyazıd'ın kemiklerini yakması, işgalde esir bir şehir olması, işbirlikçileri ve yangınların ürküntüsü bil
Takvimi indirdim. Bir vazifenin alt üst edici gücünün sona erdirilmesiymiş o kararlar. Sonra öğrendik. Güzel neşeli hayatların sürebilme ihtimallerinin simgelediğı aklın kalbin keyfine bedel öğretme ve öğretmenlik, boylu boyunca hedefti. Kalabalıkların kendi aklı yoktur demişti Salvatore'ye C
Bir şehrin içine attığı ne çok şey vardır. Yazının başına oturanların bir işi de, bu içe atılan ne varsa bulup çıkarmak. Öbürüne duyurmak. Birbirinin içinden acıyı, gücenikliği, belki de ender de olsa vardır diye, var olduğuna inanılan ümidin bir tezahürü sayılan hakikatin neşesini bulup çıkarmak.
Hepsi birbiri ardına iz, labirente bırakılan ip gibi. Beddua da. Ta aşağılarda ve hep orada. Genç adam, toprağa dağılmış şehirsiz kadınlar, bebek, hepsi ağlamayla ses ediyorlardı melun bir akşam darında. Toprak hattı olmayan çamaşır makinesinin elektriği yere vurup öldürmüştü kadını. Kap
Elindeki fındık sürgününü doğraya doğraya yürümüṣ. Ṣehirlerarası uzun yollara, lise öğlenden sonralarına, akṣam darlanmalarına, esrimiṣ rüzgarlara yaslanmıṣ oluruna gelir anlarda. Sadece tanıyanların toplayacağı parҫalarla bir araya denkleṣtirilen bilinmedik hikayelerini mahalle mahalle taṣım