1982-'83 yıllarında tutuklu bulunduğum askeri cezaevinde, bir günlük gazetede küçük bir haber okumuştum: "Şişli Siyasal'ın taşınması esnasında, dosyaların arasında bulunan bir fünyenin patlaması sonucu, çalışanlardan biri elinden yaralanmış ve tedavi altına alınmıştır" gibi bir haber. Henüz hafızamda çok canlı olan bir sürü anılar gelip geçti gözümün önünden; içinde bulunduğum ortamın duygusal ağırlığı da düşünüldüğünde bu çok doğal sayılmalı. Yaralanan işçiye mi üzülsem, yoksa olayın saçmalığına mı şaşırsam bilemedim. Hatta, olayda bir payımız var mı, diye düşündüğümü de söyleyebilirim. Okulumuzun taşınması ile ilgili canlı bir tanıklığım olamadı maalesef. O sürece tanık olan arkadaşların, o günlerle ilgili daha somut anıları vardır. Birilerinden onları da dinlemek isterim.
Bir dönem yaşamımızın çok önemli bir bölümünü, bugün hala birçoğu ile görüştüğümüz arkadaşlarla paylaşmış olmaktan büyük mutluluk duyduğum Şişli Siyasal, artık tahta bariyerlerin ardında bir hafriyat alanı olmuş. Bugünlerde oralardan geçip de içi burkulmayan arkadaşımız var mıdır? Şişli Siyasal, kuşkusuz kurumsal olarak zaten çoktan tarih olmuştu, ama en azından bir gün oralardan geçerken başımızı kaldırıp baktığımızda, gönül telimizde bir şeyleri titreten bina hep oradaydı, artık yok.
Kuşkusuz binalar da zamanla eskiyor. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ama yıllarca yüksekokul, fakülte olarak binlerce kişiye ev sahipliği yapmış bir binanın yok olup gitmesi, sıradan bir olay olmasa gerek. Hele de Türkiye tarihinin çok önemli bir döneminden; 60'lardan, 70'lerden söz ediyorsak, orada yaşananların aynı zamanda siyasi tarih olarak da önemini yok sayamayız. Yaşananlar halâ birçok arkadaşımızın belleğinde tazeliğini korumaktadır. Belki bunun tarihini yazmak bana düşmez, birileri onu da yazacaktır bir gün.
Gerçek şu ki, toplum olarak toplumsal hafızamızda yeri olan anılara ve o anıların yaşandığı alanlara karşı çok duyarlı değiliz. Hele de yönetenler, kazma kürek bir gecede yok ediyorlar her şeyi. Orada bir zamanlar bir okul olduğunu; hocaların, öğrencilerin yaşanmışlıklarını kimse ciddiye almıyor. Ne bir fotoğraf, ne bir küçük tabela, bir yazı, hiçbir şey bırakmıyorlar geriye. Örneğin; oraya yapılacak olan binanın bir yerinde, okulumuzun tarihçesine ilişkin bir sarı tabela, bir küçük yazı olsa hoş olmaz mı? Ama sanmıyorum, olmayacaktır. (Bir zamanların "Sultanahmet Cezaevi" birçok insan için koca bir tarih olan o bina bile, bugün beş yıldızlı bir otele dönüştürülüverdi de adı sanı anılmıyor.)
Keşke o binanın önünden, -o yıllarda çok kez yaptığımız gibi- 60'lı yaşlarımızda bir kez daha taşıverseydik Halaskargazi Caddesi'ne; coşkuyla, kolkola... Artık çok geç. Bir gün biz orada olsak bile, anılarımıza ev sahipliği eden o bina orada olmayacak.
Benzer bir son, yıllar önce Galatasaray Mühendislik'in Şişli'deki binası için söz konusu olduğunda; yani binalarının yıkılmadan önceki son günlerinde, orada yaşanmışlıkları olan eski öğrenciler bir buluşma düzenlemişlerdi. Geçen yıllara inat, sıvanın, boyanın kabardığı bir yerden, kim bilir üzeri kaç kat boya ile kapatılan duvarda âdeta tarih canlanıvermiş; "Cezmi Yılmaz, Halil Pelitözü" adları okunuyordu. O okuldan ve devrimci mücadele tarihinden tanıdığımız o isimleri, o duvarda son kez görüyor olmak ne kadar hüzün verici olsa da, bir başka yanıyla da hoş bir anı olarak hafızamıza kazınmış oldu. Benim de katıldığım o buluşmada, 300-500 kişi anılarının izinde duygusal anlar yaşadı; filmler, fotoğraflar çekildi; marşlar, türküler söylendi; o yılların devrimci mücadelesinde ve sonrasında yaşamını yitirenler anıldı: Halit Pelitözü, Cezmi Yılmaz, Süleyman Cihan, Cuma Oruç, Çiğdem Yıldır, Fevzi Azırcı, Gürcan Özgür, A. Ermutlu...
Yine benzeri bir buluşmayı Dolapdere'deki binalarında gazetecilikteki arkadaşlar gerçekleştirmişti. Sevgili arkadaşım Hüseyin Irmak'ın o etkinliğin örgütlenmesindeki gayretlerini hatırlıyorum.
Her ne kadar Şişli Siyasal'dan bir diplomayla, bir kariyerle çıkmamış olsam da, kendimi oraya ait ve oranın bir ürünü olarak görürüm. Mezunlar derneğinde, mezuniyetten olmasa da, mensubiyetten kaynaklı bir oy hakkımın olmamasına hayıflanmıştım bir zaman. Bunun da artık bir önemi yok. Bugün, bu duygularla o tarihe kısa bir not düşmek istedim; içten, samimi, duygusal... Hepsi bu. Bu kadarına da hakkım olduğunu düşünüyorum.
1976 yazında, Şişli Siyasal'ı kazandığımı bildiren pencereli sarı zarfı elime aldığımda, bir kere daha "önümdeki hayatı dümdüz ettiğimi" düşünmüştüm. (Daha önceki yıllarda böyle bir duyguyu Öğretmen Okulu'nu kazandığım zaman hissetmiştim.) İstanbul'da okuyan bir arkadaşımdan, okulun faşistlerin işgalinde olduğunu ve pencerelerinden kocaman bir "kurt" resimli pankartın sallandığını duymak bile, heyecanımı hiç azaltmamıştı.
O günlerde sabaha doğru bir gece karanlığında, kayıt için İstanbul'a gelişimde Mecidiyeköy'de şehirlerarası yolcu otobüsünden inip, Şişli Camii'ne kadar yürüdüm. Oradaki küçücük parkta bir banka oturup, günün aydınlanmasını beklemeye başladım; ilk kez duyduğum bekçi düdükleri eşliğinde. Havanın biraz aydınlanmasıyla, Osmanbey'e doğru yürürken, o binayı ve okulun tabelasını ilk kez o sabah gördüm. O gün hissettiklerimi şu anda ifade etmem çok zor, ama güzel duygulardı.
Araya uzun yıllar girdi, tam 10 yıl sonra, 5,5 yıllık tutukluluğumun ardından, Gayrettepe Emniyet müdürlüğü'nden çıkıp, karmakarışık duygular içinde Taksim'e doğru yürürken, bir kere daha okulumuzun önünden geçmiştim; biraz şaşkın, heyecanlı, utangaç... Onca anılar biriktirdiğimiz, paylaştığımız o bina artık mağaza ve işyeri tabelâlarıyla dolmuştu. İşte bugün yok olan sadece bir bina değil, içindeki ve çevresindeki yaşanmışlıklarıyla bizim anılarımız, gençliğimiz de aynı zamanda.
Tuhaf zamanlardı. Daha kayıt sırası beklerken tanıştık birçok arkadaşla. Çoğumuz İstanbul dışından gelmişiz, birbirimize benziyoruz ilk bakışta. Zayıf bedenlerimiz, yanık, kavruk yüzeylerimizle. Göz göze gelince dostça gülümseyiveriyoruz. Henüz şehir insanının göz göze gelmeyen, dümdüz bakışları da oturmamış yüzümüze. Sonraki aylarda, yıllarda kendimize yakıştırdığımız "devrimci bıyıklarımız" da yok henüz. Kızlar, hepsi de çok güzel!..
Genciz ne de olsa, kaynaşmak ne ki! Yurtlar, dernekler, kavgalar... derken aynı tarafta bile oluvermişiz. Bizden öncekilere bakıyoruz, yiğitlik ne kelime, dağ gibi duruyorlar kavganın en önünde. Az konuşuyorlar, ama ağızlarından çıkan her sözün bir ağırlığı var. Forumlar, mitingler birbirini kovalıyor. S. Tanilli hoca, insanın yüreğine işleyen tok sesiyle, nasıl bir kültürel eksiklikle geldiğimizi anlatıyor liselerden. O an için bunu pek önemsemiyoruz, ama hoca öyle diyorsa, bir bildiği vardır. "Rus Beşleri"ni, "Pablo Neruda"yı, "Lorca"yı duyuyoruz onun ağzından.
1975-'80 yıllarında Türkiye'de üniversite öğrencisi olmanın zorluklarını anlatacak değilim; bunu o sürecin bir parçası olarak yaşayan arkadaşlar çok iyi anlayacaklardır. Herhangi bir siyasal çizginin bir parçası olun veya olmayın, bunun pek önemi yok. Hepimiz o süreçten payımızı aldık; o günleri anlatmadaki asıl zorluk da burada ortaya çıkıyor. Aynı tarafta olan arkadaşlar olarak bile, anılarımız çoğu zaman ortak olamadı. Bunu ister bir öz eleştiri, ister samimi bir yaklaşım olarak alın. Her ne kadar hepimiz tek tek o sürecin bir öznesi gibi görünsek de, bunun sorumlusu biz olamayız. Bunu da başka bir konu, ayrı bir tartışma olarak not etmiş olalım.
Okulun ilk günüydü. Sirkeci'de kamyon şoförleriyle paylaştığım otel odasından çıkıp, Osmanbey'de otobüsten indiğimde, okulun önünde bir gürültü patırtı vardı. Biraz bekleyince anladık ki, bir grup içeriye girmiş, kalabalık bir grup da dışarıda; karşılıklı sloganlar atılıyor. Biraz sonra da silahlar patladı ve ben hiç okula giremeden duraktan döndüm. Koltuğumun altında bloknotum ve kalemimle. Okul bir hafta kapandı, köye döndüm. Sonraki hafta içeri girebildim, ama bu kez de içeride kavga çıktı. Yine bloknotum ve kalemim elimdeydi, ama kavga anında onlar da düşüp, kayboldu. Bir daha hiç kalem defterle okula gitmedim o günden sonra. Bir ara iki üç dersin kitabını almıştım; ona da gerek olmadığını öğrendim zamanla. "Ali'nin Yeri"nde ders notlarımızı paylaşır olduk, o da büyük oranda yetiyordu; bana yetmemiş olması başka bir konu, ona girmeyelim!
"Ali'nin Yeri" demişken, anılara da girmiş olduk aslında. Kimi ciddi, kimi gülen yüzler; kiminde küçük tebessümler, kiminde kocaman kahkahalar... kimi masalarda okey, kiminde siyasi sohbetler en derininden. Bize uzak olsa da, sınıfsal farkını Cafe Bonjour'da ifade eden arkadaşlara da aşinayız. Mesafeli oluşumuz oraya giden arkadaşlara değil aslında, bir sorunumuz yok onlarla. Bizim "Ali'nin Yeri"ndeki bir bardak çaya bile zor yetiyor paramız. Sağ olsun Ali abi halden anlıyor, dert etmezdi eksik ödemelerimizi. Ara sıra komün adına topluca ödeme yaptığımız da olurdu desem, Ali abi ne der acaba? Yıllar sonra karşılaştığımızda sevgiyle anmıştık o günleri.
Birinin adını ansam, bir başkasına haksızlık olur, biliyorum; ama o günlerden hiç unutamadığım biri var ki, anmasam olmaz: İbrahim abi(İbrahim Yıldırım,İbo), tam bir halk adamı, örgütçü, fedakar... Faşistlerin yangın tüpüyle sınıfa daldıkları bir kavgada, arka pencereden bir kat aşağıya atlayan ve ayağı sakatlanan bir kızı sırtlayıp dışarı taşıması, gözümün önünden hiç gitmeyen bir sahnedir. Oysa, onun bir sözüyle, o yaralı kızı taşıyacak onlarca kişi var aramızda. (O incecik yüzlü, narin kızın da artık aramızda olmadığını bu yazıyı okul grubunda paylaştığım zaman öğrendim, içim acıdı. Ailesine, sevenlerine baş sağlığı ve sabır diliyorum.)
Daha biz İstanbul'da en temel yaşam sorunlarımızı çözememişken; sabah kalktığımızda basit bir kahvaltıya, bir tas çorbaya; öğle ve akşam yemeklerinde bir tabak kuru fasulyeye hasretken, yaşama ve okuma haklarımızı kullanabilmenin kavgasında bulduk kendimizi. İşte böylesi bir ortamda yiyeceğimizi, giyeceğimizi, harçlığımızı paylaşarak dost olduğumuz, kardeş olduğumuz, yoldaş olduğumuz arkadaşlarımızın acılarıyla da, ilk kez o günlerde yüzleşmeye başladık. Kuşkusuz buna hiç hazır değildik. Hem nasıl hazır olunur ki bir dostun ölümüne?
Rahmetli Kemal Karaca, unutulmaz kahramanlarımızdandı. Daha okuldaki altı ayımı doldurmadan onun acısıyla yüzleştik. Şişli'nin ara sokaklarında bir kör kurşuna kurban gitti. Babaeski-İmampazarı Köyü'ün yiğit delikanlısı. Bir yıl sonra ölüm yıldönümünde köyündeki mezarı başında yapılan anmaya katılan grubun içindeydim. Çocukluğunun geçtiği aile evinin varendasında ikram edilen çayı, boğazım düğümlenerek yudumlarken, göz yaşlarımı tutamamıştım. Onu bir kenera koyalım. Okul güvenliği sağlarken, daha okuldaki ilk yıllarında yolu hapishaneye düşen Kenan'ı da. Upuzun boyu, yerlere kadar uzanan deri kabanı ve bir çocuk sevecenliğindeki, ağız dolusu gülüşüyle Ahmet Kara. O da artık aramızda değil. İlhami'nin yokluğunu hala kabullenebilmiş değilim. Çocuk yüzlü, sevecen arkadaşım; Kastro gezisinde çekilmiş çok güzel bir fotoğrafımız vardır birlikte. Bu vesile ile anmış olmak bile içimi acıtıyor. "Fotoğraf " demişken; okul yıllarına, yani o yıllara ait arkadaşlarla birkaç kare fotoğrafımız sadece o geziye ve bir de Heybeliada Sanatoryumu'nda kaldığım günlere ait olanlardır. Muhtemelen birçok arkadaş için de geçerlidir bu. O, siyah-beyaz fotoğraflar da olmasa, sadece hafızamızdaki anılar kalacaktı belki de geriye.
Yine o yıllardaki kayıplarımız Yılmaz Güven, Aydın Bahçeci, Fevzi Kuruçay, İbrahim Parmakçı, A. Haydar Kurt'tan yıllıktaki siyah beyaz fotoğrafları ve belleğimizdeki anılar kaldı geriye. Yılmaz ve Aydın dışındakilerle çok yakın bir dostluğum olmadı, ama her birini o günlerdeki haliyle çok iyi hatırlıyorum. Hele de bir çocuk yüzüyle İbrahim Parmakçı'yı. Hocalarımızdan; babacan, sevgi dolu, güzel insan Ümit Doğanay ve Server Tanilli de faşist kurşunların hedefi oldu o yıllarda. Bildiğiniz gibi, Tanilli Hoca tekerlikli sandalyede sürdürdü kalan ömrünü. Göztepe'de, hastanede yoğun bakımda yattığı günlerde, hastane odasının kapışında nöbetteydik. Sonrasında uzun yıllar yaşadı ve üretmeye devam etti.
Yaşanılanlar ne kadar ağır olsa da, üstesinden gelinirdi birlik olunca. Öyle olduğuna, olacağına inandık. Kırıla, döküle de olsa, baş ettik bir biçimiyle. Gerisi de tarihe kaldı belki.
Araya yıllar girdi. Hayat karşısında tutunmaya çalıştık, ama belki de o günlerin bedenen ve ruhen verdiği hasarlardan olacak, orta yaşları görmeden kaybettik birçok arkadaşı. Daha okul yıllarımızın üzerinden on yıl geçmişti ki; fedakar, cana yakın, sevgi dolu kız arkadaşımızı, Özcan'ı kaybettik önce. Birçoğumuzun hayatına dokunmuşluğu vardır. Refah, eşi olarak yirmi yıl taşıyabildi bu acıyı. Uzun yıllar çok yakınındaydım, sarsıldım hâliyle. Bu kadarla bitmedi, başka dostlar vardı sırada; Tarhan Oguzgiray, Kemal Yoldaş, Alper, Cumhur ve Mehmet Ali Kayserilioğlu. Onları da başka bir yazının konusu olarak anmıştım bir zaman. Bir kere daha özlemle, sevgiyle anmış olalım. Bunu fazlasıyla hak ediyorlar.
Okulumuzun var oluşunda sonsuz emeği ve katkısı olan hocalarımızdan Kıvanç Ertop, Server Tanilli, Erdoğan Teziç ve Yaşar Gürbüz de artık aramızda değil; son yolculuklarında, bir grup arkadaşla birlikte tabutlarının ardındaydık. Okulumuza değer katanlar arasında anmış olalım onları da. Burada yeri gelmişken, Ziya Kekik için de bir parantez açmalıyım. Sevgili Zekiye Karcı arkadaşımızın Ziya dayısı; memurlarımızdandı. Okulda devrimcilerin etkin olmasında çok emeği ve katkısı vardır; hep yanımızda oldu, dostluğunu esirgemedi. Erken kayıplarımızdandır, ışıklar içinde yatsın. Memurlar, demişken; Güngör ve Hakkı'yı da unutmayalım, yardımlarını gördük çok zaman. 12 Eylül sonrasında okula dönenlerden, özellikle Refah'tan ve Kenan'dan Nesil hanımla ilgili övgü dolu sözler duydum, çok yardımcı olmuş; onu da söylemiş olayım, bende kalmasın.
Server hocanın vurulmasından sonra, "Uygarlık Tarihi" dersini okutacak hoca arayışımız olduğunda, "Hilmi Yavuz'la konuşun," demişti Kıvanç hoca. "Siz öğrenci temsilciliği adına giderseniz daha etkili olur."
DGSA'da aynı kitabı okutuyormuş, gidip bulduk Mümtaz'la. Mümtaz, zaten çok az konuşuyor, konuşmak bana düştü. Hilmi Yavuz, teşekkür etti ve yoğun olduğunu söyleyerek, kabul etmedi teklifimizi. Kıvanç Hocaya görüşmenin detaylarını anlattığımızda, "Korktu," demişti. Öyle de olsa, ne denir ki?
Sonraki yıllarda başarılı bir akademik kariyeri olan, asistan hocalarımızdan Asuman hanıma da içtenlikle bir selam göndermeliyim. Özellikle sağlık sorunlarımın olduğu dönemde, yakın dostluğunu ve yardımlarını esirgemedi. Heybeliada Sanatoryumu'nda yatarken ziyaretime gelme inceliğini de göstermişti. Az şey mi?
Aslında Şişli Siyasal'ın hikâyesi, bir yanıyla da isimsiz kahramanların hikâyesidir. Birçoğunun adını bile hatırlamasam da, her birinin büyük emeği vardır, bizden bir "teşekkür"ü hak ederler fazlasıyla. Bugünden bakıldığında, bunu tam olarak anlayabilmek çok olası değil. Ayrıca, amacım zaten ne o süreci yargılamak, ne de daha özel anlamlar yüklemek. Hele hele "Hey gidi günler!" hiç değil.
Okuldaki bir günün hikayesi nasıl yazılır; hele de o bir gün, birçok günlere karışmışken?
Bir boykot var, coşkulu bir kalabalık birinci sınıf salonunu doldurmuş; Karabey, bağlama çalıp, türkü söylüyor. "Ben sizin marşlarınızı dinleyerek devrimci oldum," demiştim de, gülmüştü başka bir zaman. Ceylan da, insanın içine işleyen güçlü sesiyle, ona eşlik ediyor. Marşları ezberlemeye çalışıyoruz. Bir kâğıda dörtlük dörtlük yazıyor Ceylan, inci gibi el yazısıyla. Cemile, şair arkadaşım; gizemli hikayelerin, belli ki ta o zamanlardan saklıydı sessizliğinde. Küçük Mine, yine çok sevecen; Eşref ve Hikmet tecrübe abidesi olarak, oldukça ciddi, kararlı. Rahmetli Kemal Yoldaş, hemşehri kontenjanından torpilli, Hikmet'le derin bir sohbete dalmış. Murat; Vecdi, Gürkan ve eskilerden birkaç kişiyi toplamış etrafına. Semra ve Uzun Atilla da oralarda. Bugün Celalettin de gelmiş, özel bir gün olmalı. İsmet, kaşlarını çatmış, ağır adımlarla, yavaşça basıyor yere. (Genelde çok keyifli biri olmasına karşın, o günlerdeki duruşunda bunu görebilmek pek olası değildi.) Ümit Kıvanç ve Banu bir toplantıda yanyana. Tartışma fazla teorik. Banu'nun sözünün üstüne söz, herkesin haddi değil. Nazif; heyecanlı, terlemiş yine. Bizim Ümit şık, lacivert kareli gömleğiyle; Yaşar, Muharrem, Kemal kapıyı tutmuşlar; belli, bir şeyler olacak. Japon Ahmet, Meksikalı'yla istişarede; Ayla, tüm sorunları sırtlamış gibi, ama dimdik. Kaçırılmış veya işgal edilmiş diyelim, bir vapurun Karaköy'de, polislerce boşaltılması anını gösteren fotoğraf karesinde bir gazetenin, arkadaşlarıyla başka bir zaman.
Recep ve Selçuk taifesini toplayıp gelmiş polisler eşliğinde; dokuz-on kişiler. Süleyman'da korkuyla karışık bir saldırganlık var. Kalın çerçeveli gözlüklü olan da çok korkmuş, belli; ama Recep soğukkanlılığıyla güven vermeye çalışıyor, sarkık bıyıklarıyla. Selçuk ve Recep'i diğerlerinden ayrı düşünmek gerekiyor. İkisinin de, gerek o günlerdeki, gerekse de sonraki yıllarda deşifre olan ilişkilerinden, daha "derin" bağlantılar içinde olduklarını düşünmek yanlış olmaz gibi. Diğerlerinin yüzü flu hafızamda. Kavga kaçınılmaz gibi. Çocukluğumda bile bir kavgaya karışmamışım; nasıl olacak şimdi?
Beş dakikada olup bitti her şey; yürüyüş kolu olup, caddeye çıkmışız bile. "Faşist Terör" protesto edilecek. Yönümüz o zaman da Taksim'e doğru. Kortejin arkalarında Hayat, Nilüfer'in koluna tutunmuş, ispanyolpaça bulijini yerlerde sürünüyor, upuzun.
Bir de aynı tarafta olan arkadaşlar arasındaki kavgalar vardı ki, bugün bile içimi acıtır, utanırım. Tam da böylesi bir itiş kakışta burnu kanamış, yüzü kan içinde gördüm o simsiyah saçlı, esmer güzeli kızı. Hala adını bilmem. Bir arkadaş, "Bacı, şöyle kenara çekil," dediğinde, "Feodal adam!" demişti! Gülsek mi, ağlasak mı?.. Böylesi bir başka kavgaya, dışarıdan daha yeni geldiğim bir anda, yemekhanede tanık olmuştum. Hem de "Kısmi Sıkıyönetim" zamanında, içeride askerler varken, tabaklar havada uçuşmuştu. Kurtuluşçu İbo'yu hatırlıyorum ortalarda; o da artık aramızda değil. Güzel anıların yanında, bu da büyük ayıbımız olarak kayıtlara geçsin.
Salonun ortalarında yalnız başıma oturmuş, dalmışım bir yerlere. Nazan, yanıma geliyor, "Milli Mesele" hakkında ne düşündüğümü soruyor; ne desem?.. (Aradan 45 yıl geçmiş, "o mesele" halâ orada duruyor!)
Özcan'la Tiraje yine teftişte, ayrılmaz ikili.
Aynur, pencere önünde, toplamış etrafına kızları. Oya-Emel, hep güler yüzlü ikili. Zekiye, güzel sesiyle bir türkü mırıldanıyor: "Ben bir garip kuş idim..." Yavuz, ince bıyıklarıyla, yurtdışından gelen Jön Türkler'e benziyor, cool; Arto, bir kenarda bıyıklarını yolmada. Bir gün "Gel sana şarap ısmarlayayım," diyerek taa Sarıyer'e götürmüştü beni. Belli duygulanmış, belki de bir aşk hikâyesi bekliyorum; harika bir balık eşliğinde bir şişe şarabı bitirdik de, tek kelime etmedi. Belki de ben konuşturamadım, kim bilir? Bu da bir Arto klasiği olarak kayda geçsin. Gülsen, fedakâr arkadaşım; diğer arkadaşlar gibi bir öğrencilik yaşama fırsatı olamadı, sınavdan sınava gelir oldu sonraki yıllarda. Mücadele hayatın her alanında...
İsmail Hakkı Ulu, okuldaki ilk arkadaşım, kader ortağım; bir memur çocuğunu andırıyor, temiz yüzlü, güzel dostum. "İlk" demişken, tanıştığım ilk siyasi arkadaşım da İGD'li biriydi. Sendikada mı çalışıyormuş ne, okulda görmedim sonraki aylarda, yıllarda; adını da bilmiyorum. Bilsem, şimdilerde çok özel bir dost olabilirdi.
Eskilerden, Kadıköy tarafından gelen bir grup var: Abacı, Ercüment, Alaattin, İhsan... Hepsi de dost, samimi. Hele ki Abacı ve Ercüment'in Heybeliada Sanatoryumu'nda yattığım günlerdeki dostluklarını unutamam. Bir gün bir teneke balla ziyaretime gelişlerini. Hatta sedece bu kadar da değil. Yakın çevremdekilere o ziyaretlerinin güzel hikayesini çok anlattım, buranın konusu değil, belki onu da yazarım başka bir zaman. "Anadolu yakası" demişken, bizim dönemden de oradan gelen bir grup vardı tanıdığım: Aydın, Ahmet... Sema da onlarla olurdu genelikle. Anadolu yakasının rahatlığından, sakinliğinden midir, daha bir dinginlik vardı üzerlerinde.
Faik, toplamış etrafına bizim çocukları, bir şeyler anlatıyor; her zaman olduğu gibi Osmanlıca-Arapça sözcükler katarak araya. Hastaneye gidişimde de bana eşlik etmişti, sağ olsun. Şimdilerde profesör olmuş, ne güzel! Mesut, yine çok şık, baston şemsiyesi ve çantasıyla gelmiş, işe gidecek belli okul çıkışında. Sevgili Cumhur da bazen bir bond çanta ile gelirdi akşam bölümüne; o da işten çıkıp gelirdi demek. Kenan hoca, öğretmenlikten gelen alışkanlıkla tatlı sert. Ümraniye'de, Elmalıbahçe İlkokulu'ndaki öğrencilerini görmemi istiyor, gidiyorum bir gün. Çocuklara "Kızıldere Marşı"nı, "1 Mayıs Marşı"nı öğretmiş!
Ali'nin Yeri'nden dışarı taşmış kalabalık; belki de sınav dönemi. Ali Osman, İlhami, Faruk, Sedat, A. Şener, Alper, ayak üstü bir şeylerin telaşında gibiler. Ökkeş, bir masada bozulmamış Antep şivesiyle, güldürüyor etrafındakileri: Ayşıl, Fikri, Cafer, Nevzat, Oğuz. Sevgili Nursel de o günlerden, hep yakınımızda.
Fakülte için ayrı bir başlık mı açmalıydım? Onların kaymakam olma şansları daha fazla gibi görünmüştü. Olan varsa da, ben duymadım, o gün bugün... Aynı dönemde başlayan iki grup olduğu için karıştırıyorum. Gülümser, gülen yüzüyle hala o günleri aratmıyor. Ahmet Tulgar, çocuk denecek yaşta; zeki, heyecanlı, iyi bir gazeteci-yazar oldu soraki yıllarda; maalesef o da erken kayıplarımızdan oldu. Taner ve Yılmaz da ilk tanıdıklarımızdan; Sabiha, içten, samimi; Fatih, Sevil, Hayal, Hürriyet, Muzaffer, Vehbi, Hüsnügül... Bizden bir yıl sonraki girişliler çoğu; fakülteli olan, olmayan...
Heyecanlı, coşkulu, sevinçli veya yorgun, üzgün, kırgın... bir günün ardından Taksim'e doğru uzanıyoruz. Paramız varsa, Taksim'de, Kazancı Yokuşu'nda Evin Lokantası'nda kuru-pilav; yoksa, GSD'de çayla peynir-ekmek... Evin Lokantası'nı anmışken; adını bile bilmediğim o genç adama, lokanta sahibine de bir selam göndermesem olmaz. Günün herhangi bir saatinde uğrayan bir arkadaşımıza parası olmasa da mutlaka yemek verir, "Sonra ödersiniz," derdi. Bazen sorardık "Borcumuz var mı?" diye de, utana sıkıla söylerdi bir arkadaşımızın yemek yediğini.
Akşama da yine okula, gece bölümüne gidilecek. Oradaki arkadaşları da yalnız bırakamayız. Saat 21.00-22.00 gibi çoğumuz yurtlara dağılıyoruz bu kez. Belki orada da nöbetimiz vardır, kim bilir?
Buradaki her bir kişinin yerine ve her bir olayın içine kendinizi koyabilirsiniz. Hafızamın elverdiğince, dilimin döndüğünce, bir pencereden, o günlere dair anılarımızı bir an olsun görmeye çalıştım. Adını andığım veya anmadığım arkadaşlar umarım beni anlayışla karşılayacaklardır.
Bu vesile ile son yıllarda kaybettiğimiz diğer arkadaşlara ve Haldun arkadaşımıza da tüm içtenliğimle bir kere daha selamlar, saygılar gönderiyorum. Işıklar içinde olsunlar.
Bir arkadaşıma anılara ilişkin neden yazdığımı anlatırken, "Yazamadıklarımı unutmamak için," demiştim. Bu da ayrı bir hikâye ya, "yazamamak." Umarım "yazamadıklarımı," unutmak istemediklerimi biraz olsun azaltabilmişimdir.
İnsanlar da binalar gibi, zamanla yaşlanıyor. Geriye bir dönemin yaşanmışlıkları, anıları, dostlukları kalıyor. Önemli olan onları eskitmeden, sonraki yıllara taşımak, uzun yıllar yaşatmak. Hele de geride paylaşılanlar bir kuru ekmek ve hayatın kendisi ise... Bugün bunları yazarken, hiçbir arkadaşımın alınacağını, üzüleceğini düşünmedim; umarım yanılmıyorum. Aradan geçen yarım yüzyıla yakın zamana rağmen, birçoğu ile o günlerin sıcaklığında bir dostluğu sürdürüyor olmamız; o gün de, bugün de doğru yerde olduğumuzun bir kanıtı gibi. Ayrıca okul yıllarında yolumuz kesişmemiş birçok arkadaşı da son yıllarda tanımış olmaktan büyük mutluluk duyduğumu ifade etmiş olayım. İlgileri, dostlukları için çok teşekkür ediyorum.
Hep dost olanlara, her zaman dost kalanlara, genç günlerimizin saflığı ve içtenliğiyle sevgiler, selamlar.
Böyle bir yazıyı, uzun yıllara uzanan bir yazın hayatımın sonrasında yazmam beklenirdi. Oysa, benim hayatımda iki üç yıl çoğunlukla hep uzun bir zaman oldu. Öylesi uzun yıllara uzanan bir yazın hayatım olur mu, onu zaman gösterecek. Her zamanki ihtiyatlı halimle dostlara bir teşekkürü ertelemek iste
Tam 40 yıl önce, askerî cezaevinde Brezilyalı ünlü yazar Jorge Amado'nun, topraklarından kovulan ve iş bulmak umuduyla Sao Paulo'ya giden köylülerin destansı hikâyesinin anlatıldığı "Sonsuz Topraklar" adlı romanını okuduğumda, koca ülkeyi bir baştan bir başa geçmişim hissine kapılmıştım. Çok güzel b
Hani biz diğerinin hikâyesini yazacaktık; yani bizden önce gidenin, diyorum. Bu iş bana mı kaldı şimdi? Bir duvar dibinde vurulup ölmedik ya... Ya da bir pankartın ipinin son düğümünü atarken bir elektrik direğine. "Kahrolsun!..."la başlayan duvar yazısının aşağıya doğru süzülen kırmızı boyaları da
Kimi insan için ilkbahar doğanın en yaşanılası dönemidir. Uzun ve meşakkatli bir kışın ardından doğa adeta patlamıştır. Bu müthiş canlılığın insanı heyecanlandırmaması düşünülemez. Bir anlamda bir aşk halidir bahar. Bunu inkar edecek değilim. Ama ben yine de sonbaharın dinginliğini tercih ederim. Pı
O hikaye yazılır da, bu toplum, bu ülke, bu insanlar o öykülerle yüzleşmeye hazır mı? Hep düşünmüşümdür, "6-7 Eylül 1955 Provokasyonu / Olayları" ile yüzleşemeden; onun esaslı bir hikayesini, romanını, şiirini yazamadan, filmini yapamadan "12 Eylül"le nasıl yüzleşilecek? Anladık, unutmamak yürekte
Kaya soğanını bilir misiniz? Toroslar'ın sarp kayalarının, küçücük koyaklarındaki bir avuç bile olmayan toprakta, kıvrım kıvrım yapraklarıyla öylece fışkırıvermiştir. Bilmeyenler için, pırasanın yabanisi gibi bir bitki. Tabi daha küçük. Bir sayın en sarp yerinden onu koparmaya çalışmak nasıl bir in
Her yıl olduğu gibi, bu yıl da, bir kere daha sınava çekildi gençler. Yine, yeni bir "Üniversite Tercih Günleri" karmaşası yaşanıyor. Uzmanlar, eğitimciler ekranlarda boy gösterecekler, günlerce konuşulacak. Geleceğin meslekleri sıralanacak tek tek. "Yazılım önemli" diyecekler. Belki, adını bile bil