Demokrasiyle yönetilen ülkelerde darbeler genelde asker tarafından seçimle işbaşına gelmiş iktidarlara karşı yapılır. Bu darbelerde iktidarlar yıkılırken kimi zaman muhalefetle birlikte tüm siyaset kurumu hedef alınıp demokratik rejime ara verilir.
Siyasi tarihimiz çeşitli darbe ve muhtıra örnekleriyle doludur. Kimi “başarıya” ulaşmış, kimileri de akim kalmıştır. Bazıları post-modern özellikler taşırken, teknolojiden yararlanılan e-muhtıra görmüşlüğümüz de vardır. Bu darbelerin hepsi seçilmemişlerin (askeri bürokrasi) seçilmişleri hedef aldığı darbeler olarak tarihe geçmiştir.
Türkiye’nin 19 Mart’ta yaşadığı ise seçilmiş iktidarın ana muhalefeti yargı yoluyla hedef aldığı bir darbedir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının hukuksuz biçimde iptal edilmesinden 12 saat sonra Şişli ve Beylikdüzü Belediye Başkanları ile birlikte 106 kişinin gözaltına alınması ve ardından İstanbul'da toplantı ve gösteri yasağı kararı açık bir sivil darbedir. Türkiye siyasal İslamcı iktidarla bunu da gördü. 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde bile olmayan şeyler oluyor. 12 Eylül'ün darbeci generalleri bile seçimi kazanacağı görülen Turgut Özal’ı, uyduruk bir gerekçeyle veto etmeyi akıl etmemişlerdi.
2002’den bu yana iktidarda olan, hukuken tartışmalı bir referandumla parlamenter sistemin son bulduğu 2018’den itibaren de tek başına ülkeyi yöneten Erdoğan kendisinin olası rakiplerini tıpkı Putin’in yaptığı demokrasi dışı yollarla saf dışı bırakmaya ve sandığı kendisini onaylatacağı plebisite dönüştürmeye çalışıyor. Erdoğan'ın İmamoğlu’ndan sonra en güçlü isim olan Mansur Yavaş’a yönelmesi de kaçınılmaz. Çünkü Erdoğan o koltuktan hak vaki olana kadar gitmek istemiyor. Hakim olduğu yargıyı da sopa olarak kullanıyor. Millet iradesini, sandığı dilinden düşürmeyen Erdoğan, millet iradesini hiçe sayarak DEM'li ve CHP'li belediye başkanlarını görevden alıyor, belediye meclisinin başkanvekili seçmesine bile fırsat tanımadan yerlerine kayyım atıyor.
İBB Başkanlığı sırasında yapılan bir söyleşide demokrasiyi vardığı durakta ineceği tramvaya benzeten Erdoğan ve Ak Partililer o durağa geldiklerini düşünüyor olmalı. 23 yıllık Ak Parti iktidarında şunu da acı biçimde deneyimlemiş oluyoruz; Demokrasinin tüm imkanlarından yararlanarak iktidara gelen siyasal İslamcılar, kendilerini var eden sistemi işlemez hale getirerek iktidardan gitmeyi düşünmüyorlar. Böylece siyasal İslamın bir kültür olan demokrasiyle bağdaşmadığını da acı biçimde tecrübe etmiş oluyoruz.
Oysa Erdoğan ve İmamoğlu'nun üniversite diplomasının 31 yıl sonra iptal edildiği haberini Meclis'te ibretlik şekilde alkışla karşılayan Ak Partililer şunu bilisinler; bu ülke demokrasiyi feda etmeyecek. 150 yıllık parlamenter geleneği ve kör topal da olsa demokrasi deneyimi olan Türkiye Erdoğan’ın giydirmeye çalıştığı bu dar elbiseyi giyemez. Ülkemizin toplumsal dinamikleri buna izin vermez. Kendisinin BM’de sıkça söylediği “Dünya beşten büyüktür” sözünden hareketle söylersek, “Türkiye de birden büyüktür.”
İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilerek gözaltına alınmasına kadar giden süreçte dış konjonktürün etkisini de gözardı etmemek gerekiyor. Erdoğan bu hamleleri bugüne kadar yapmadıysa çekindiği bazı şeyler vardı muhtemelen. Suriye’de Esad rejiminin yıkılması Ortadoğu’da yaşanan diğer gelişmeler, Trump’ın yeniden ABD Başkanı seçilmesi ve dünyada otokrat liderlerin ön plana çıkışı Erdoğan’ı cesaretlendiren önemli etkenler. Ortadoğu’yu yeniden şekillendiren güçler, göreve geldiği ilk yıllarda kendisinin BOP Eş Başkanı olduğunu söyleyen Erdoğan’a, mealen, “Ortadoğu’da bizim planlarımıza zorluk çıkarma, işimizi kolaylaştır, ülkende, içeride ne yaparsan yap” mesajını vermiş olmalılar.
Nitekim AB bu konuda cılız tepkiler verirken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tammy Bruce, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan “terör ve yolsuzluk” soruşturması hakkında yorum yapmayacaklarını söyledi. Oysa ABD yönetimleri geçmişte böyle operasyonlardan sonra demokrasi ve hukuk vurgusu yapar endişelerini dile getirirdi.
Sorulması gereken sorular
Bu arada İmamoğlu ile birlikte onlarca kişinin gözaltına alınmasıyla bazı basit soruları da sormak farz oldu. Sade vatandaşın da bunları merak ettiğini düşünüyorum.
Yargı bağımsız ise Mansur Yavaş'ın yargıya verdiğini söylediği yolsuzluk iddialarına ilişkin dosyalar nedeniyle Melih Gökçek'le ilgili neden bir işlem yapılmıyor? Üstelik kendi partisinden Bülent Arınç, Gökçek'in Ankara'yı parsel parsel FETÖ'ye peşkeş çektiğini yıllar önce iddia etmişti.
Ayrıca Erdoğan AK Partili 6 belediye başkanını zorla görevlerinden istifa ettirdiğinde neden yargı bunlarla ilgili tek bir işlem yapmadı? Bu başkanlar ne yapmıştı ki Erdoğan istifa ettirdi, bir suçları mı vardı? İstifa nedeni sadece "metal yorgunluğu" ile açıklanabilir mi? Eğer öyleyse 23 yıldır ülkenin başında olan Erdoğan'ın kendisi metal yorgunluğu yaşamıyor mu?
Bu ihaleye fesat karıştırma işi sadece CHP'li belediyelerde mi oluyor, AK Partili ya da MHP'li belediyelerde her şey düzgün mü gidiyor?
Abdullah Öcalan ile DEM Parti heyeti iktidarın oluruyla görüşürken, Kandil-İmralı-Ankara arasında mekik dokunurken, Bahçeli Öcalan'ı Meclis'e davet ederken, umut hakkından bahsederken sorun olmuyor da, İmamoğlu'nun seçimlerde DEM Parti ile yaptığı kent uzlaşısı nasıl suç oluyor?
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kendisine en büyük rakip gördüğü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edilmesinin hemen ardından, hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle tutuklanması bardağı taşıran son damla oldu, toplum üzerind
Demokrasiyle yönetilen ülkelerde darbeler genelde asker tarafından seçimle işbaşına gelmiş iktidarlara karşı yapılır. Bu darbelerde iktidarlar yıkılırken kimi zaman muhalefetle birlikte tüm siyaset kurumu hedef alınıp demokratik rejime ara verilir. Siyasi tarihimiz çeşitli darbe ve muhtıra örnekler
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun 4 yıllık üniversite diplomasının mezuniyetinden 31 yıl sonra siyasi baskı sonucu İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu kararıyla iptal edilmesi AKP iktidarının ülkemize yaşattığı hukuksuzlukların son örneği. Hem de feci bir örneği... 2017'de MH
Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir’in 31 Mart Yerel Seçimleri'nde adaylık çalışmalarında kullandığı önemli sloganlardan biriydi, “Nilüfer’i ortak akılla yönetmek”. Görevde olduğu 9 ayda bu vaadini ne kadar uygulayabildi bilmiyoruz ancak şimdi önünde bunu hayata geçirebileceği bir yapı oluştu. Dij
31 Mart Seçimleri’nde Bursa’da Büyükşehir ile birlikte 6 belediyeyi kazanan CHP’de tartışmaların odağında Nilüfer bulunuyor. CHP’li Turgay Erdem'in görevi CHP’li Şadi Özdemir'e devrettiği marka kent Nilüfer’de tartışmalar, iddialar hala durulmuş değil. Gemlik ve Mudanya’da da yeni başkanlar CHP’den
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın saraydaki hukuk başdanışmanı Mehmet Uçum, Can Atalay'ın vekilliğinin düşürülmesinin yok hükmünde olduğu kararını veren Anayasa Mahkemesi'ne tepki gösterdi. Uçum, "Hiçbir ilgili merci hukuken AYM’nin bu kararına göre hareket etmek veya işlem yapmak mecburiyetinde değil
Uludağ'dan olanca berraklığı ile yeryüzüne çıkan ancak Bursa Ovası’ndan kıvrılarak geçerken sanayi tesislerinin atıkları ve evsel atıklarla katran rengine dönerek Marmara’ya dökülen Nilüfer Çayı, yıllardır Bursa’nın kanayan yaralarından biri. İsmini, Bursa'yı fetheden Orhan Gazi'nin, Bizans Tekfuru'